
Kış mevsimi. Günlerden Pazartesi. Hava güneşli. Ama ısıtmıyor. Evlerin baskılı havasından usanmış yaşlılar ve çocuklar parktaki yerlerini almışlar. Birkaç serçe, birkaç kumru onlara eşlik ediyor.
Varoşların sıkıcı ortamından kent merkezinde bir dalga yakalamayı uman “serseri mayınlar” otobüs durağında sıraya girmişler. Belli ki çoğu işsiz. Belki bir iş bulma umudu ile gidecekler. Belki de vitrinleri seyretmek için. Kim bilir. Gidişlerindeki amaç ceplerinin kabarıklığına bağlı. Giyimlerinin özensiz olması zaten bir karar vermenize yetiyor da artıyor bile.
Caddede, sokakta, parkta kimseye laf söylenmiyor. Herkes barut. Herkeste bir sinir bir huysuzluk var. Çocukların oyunları bile bir garip geliyor insana. Sanırsın büyük bir yükün altındaymışçasına oyunları tekdüze, ağır ve yorgun.
İşsizlik toplumun karabasanı. Toplumsal ve siyasal sorunlar oluşturabilecek bir açmaz. Aile düzenini bozmakta kararlı. Onurlu insanlarda psikolojik sorunlar çıkarmakta mahir. Toplumsal rahatlık için çözülmesi gereken bir buz dağı.
İstihdam politikasının basiretsizliği ve yanlışlığı işsizlik oranının artmasındaki en büyük etken. Yatırımların yetersizliği. Özel yatırımların rant sağlayan alanlarda yapılması. Özelleştirme ile kamu mallarının elden çıkarılması. Tarımın içinde bulunduğu sorunlara ilgisizlik sorunları daha da ağırlaştırmakta, işsizlik kervanına yeni eleman kazandırmakta.
Mahallenin sokak aralarında yer alan avuç içi büyüklüğündeki bakımsız parklarından birinde bankta otururken serseri serseri akmaya başlamış bilincimi dinliyorum.
Yıllar öncesi görevle gittiğim Kars’ta o güne kadar ayırdın da olmadığım “işsizler kahvehanesi” gerçeği ile karşılaştığım günleri düşündüm. Muhtemeldir ki o zamanlar ve belki de bugün bile ülkenin “en aydın, en demokrat” şehirlerindendi. Herkesin bir diğerine davranış biçimi, “kendisi gibi” kabul edişi, yabancı olduğunu sezdiği kişilere sıcak yaklaşımı alışılageldik bir durumdu.
Kars’ın nabzının attığı yerlerdi “işsizler kahvehaneleri”. Kış günleri sıcak bir çayın yudumlandığı, soğuktan bir nebze de olsa korunulan yerlerdi. Yazın önlerine atılan taburelere oturulup bir yandan koyu sohbetler yapılır yeni ve sağlam dostlukların temelleri atılır, diğer yandan işçi arayanlar beklenirdi. O gün iş bulabilenler şanslı sayılırdı. Çünkü akşama eve birkaç sıcak somun götürmenin rahatlığı içlerini ısıtırdı. Aradan yıllar geçmesine karşın durumun aynen devam ettiğini hisseder gibiyim.
Son yıllarda büyük şehirlerin kenar mahallelerinin hızla artması, çarpık yapılaşmanın varlığı göç olgusunun devam ettiğinin göstergesi. İnsanların iş bulma ümidi, çocuklarını daha iyi okullarda okutma çabası, tarlasından yeterli verimi alamama ve tarlasını işleyememe çaresizliği kentlere olan göçü artırmakta ve yeni sorunların oluşmasına neden olmaktadır.
Geçmiş zaman zihnimi dağıtmaya devam ederken, banktan kalkıp yavaş ama emin adımlarla evin yolunu tutuyorum. Gün devrildikçe soğuğun hissedilmesi parkları sessizliğe terk ediyor. Sokak aralarında tek tük koşuşturan birkaç aceleciden başka kimseler gözükmüyor. Herkes varsıllığında yoksulluğunda yaşandığı evinin gizemine sığınmış görünüyor. Kent merkezine gidenlerde yavaş yavaş dönmeye çoktan başladılar. Kimisi hüzünlü kimisi daha da karamsar. Otobüsten inipte yüzü gülen ve evdekilere müjdeyi vermek için acele edene rastlanmıyor. Sabah bir umutla yola çıkanlar omuzları daha da çökmüş birer ikişer geri dönüyor.
Bir açmaz insanların bilincini kemiriyor. Daha ne kadar dayanacaklarının hesabındalar.
Varoşlardaki kahve köşelerinde zaman geçiren gençler her türlü istismara açık durumdalar. Ellerine tutuşturulan birkaç kuruş için etrafa zarar vermekte, Molotof kokteyllerle caddeleri ateşe vermekte, güvenlik güçlerine saldırmakta, vatandaşı huzursuz etmekte ve evleri taşlamakta bir beis görmemekteler.
Toplumsal şiddetin önünün alınması işsizlik sarmalının yok edilmesine bağlı. İşi gücü olan bir insan sokakta ne arar?
Yıllar öncesinin “işsiz Kahvehaneleri”nde sessiz, onurlu bekleyişi sürdüren insanların varlığını aramak ve görmek kent merkezlerinde ve varoşlarda artık pek mümkün görünmüyor söylemini dile getirsek…
Yanılmış mı oluruz?